Psikoterapist Mehmet ULUBEY Artık kimse eşinin ceketinde yabancı bir parfüm kokusu ya da cebinde gizemli bir sinema bileti aramıyor. Günümüzün "ilişki kazaları" artık avucumuzun içindeki o parıltılı ekranlarda, gece yarısı gelen bir bildirimde ya da "sadece bir beğeni" denilen o küçük dijital dokunuşlarda saklı.
Mesafe fark etmeksizin herkesin birbirine bağlı olduğu bu çağda, garip bir şekilde en çok kendi evimizin içinde, yanımızdaki insana yabancılaşıyoruz. "Sadece Yazışıyorduk" Bahanesi ve Duygusal Yıkım İlişkilerde en büyük yanılgı, fiziksel bir temas yoksa aldatmanın da olmadığı düşüncesidir. Oysa bir psikoterapist olarak klinik gözlemlerimde gördüğüm en yıkıcı tablo; ruhun bir başkasına kaydığı, paylaşımın ekranın öteki ucundaki bir yabancıyla yapıldığı duygusal sadakatsizliktir. Dijital dünya, insana sahte bir gizlilik ve güven hissi verir
Kişi, evde eşiyle televizyon izlerken aslında bambaşka bir dünyanın içinde "onay" ve "ilgi" arayışına girebilir. Ancak o ekrana bakarken yüzünüzde oluşan o masum görünen gülümseme, aynı koltukta oturduğunuz eşinizin dünyasında koca bir deprem yaratır. Çünkü sadakatsizlik bedende değil, zihinde ve paylaşılan o özel alanda başlar. Mesafe Engel mi, Bahane mi? Teknoloji bize bir yandan birbirimize ulaşma kolaylığı sağlarken, bir yandan da samimiyetin altını oyuyor. Gerek yurt dışındaki danışanlarımla yürüttüğüm online terapi seanslarında, gerekse Adana’daki o samimi ve huzur dolu ofisimize gelen çiftlerde gördüğüm ortak bir nokta var: Güven, şifrelerle korunamaz. Telefon şifrelerinin birer devlet sırrına dönüştüğü, ekranların partnerden köşe bucak saklandığı bir evde, huzurdan bahsetmek imkansızdır. "Telefonumu kurcalama, burası benim özel alanım" savunması, çoğu zaman sağlıklı bir sınır çizmek değil, "Sana kalbimin kapılarını kapattım" demenin dijital kılıfıdır. Gerçek bir bağ, şeffaflık üzerine inşa edilir; saklanacak bir şeyin olduğu yerde güven filizlenemez. Narsizm ve Onay Arayışı Bu dijital kaçışların temelinde genellikle bireyin kendi iç dünyasındaki boşluklar yatar. Sosyal medyanın sunduğu "mükemmel hayatlar" ve "sonsuz seçenek" illüzyonu, kişiyi kendi ilişkisindeki küçük pürüzlere karşı tahammülsüz hale getiriyor. Partnerinden alamadığı anlık onayı, ekranın diğer ucundaki bir yabancıdan gelen "beğeni" ile ikame etmeye çalışmak, bir nevi duygusal açlıktır. Bu durum zamanla cinsel terapi alanına giren yakınlık sorunlarını da tetikler; çünkü zihni dışarıda olanın, bedeni evde sadece bir gölge gibi kalır.
