Zaman algısı hüznü bırakmakla başlar.
Bu cümle, kulağa bir teselli gibi gelse de aslında bir yüzleşmedir. Çünkü hüzün, insana yalnızca acıyı değil, zamanı da öğretir. Ne kadarını taşıyabileceğini, ne kadarında çökeceğini, nerede durup nerede devam etmesi gerektiğini… Hüzünle geçirilen zaman hızlı değildir; aksine ağır, ısrarlı ve öğreticidir. İnsan o süreçte saatleri değil, yükleri sayar.
Modern hayat bize sürekli “iyileş”, “toparlan”, “devam et” der. Oysa insan ruhu aceleye gelmez. Hüzün, bastırıldığında kaybolmaz; sadece kılık değiştirir. Bir gün yorgunluk olur, bir gün öfke, bir gün sebepsiz bir suskunluk. Bu yüzden hüznü bırakmak, onu inkâr etmek değil; onu hakkıyla yaşayıp yoluna koymaktır. Kabul, iyileşmenin ilk ve en zor basamağıdır.
Zaman, acının içindeyken adaletsizdir. Bir gün bir yıl gibi uzar; bir yıl bir an kadar kısa gelir. Çünkü insan kaybettiklerini saatle değil, kalple ölçer. Bir ses, bir koku, bir kelime… Zaman dediğimiz şey, bir anda geriye doğru kırılır. İşte bu yüzden “geçmiş geçti” demek kolaydır ama doğru değildir. Geçmiş, geçmez; yer değiştirir. Eğer yerini doğru yere koymazsak, bugünü işgal eder.
Hayatı kabullenmek, başımıza gelenleri onaylamak değildir. Kabulleniş, “Bu yaşandı ve ben hâlâ buradayım” diyebilme cesaretidir. İnsanı güçlü yapan şey başına gelenler değil, onlardan sonra kurduğu cümlelerdir. Kimi insanlar acıyı sloganlaştırır, kimileri suskunlukla taşır. Ama en insani olanı, hüznü sessizce omuzlayıp yaşamaya devam edebilmektir. Ne kahraman gibi ne de mağdur… Sadece insan gibi.
Umut, çoğu zaman yanlış anlaşılır. Umut, her şeyin düzeleceğine inanmak değildir; her şeye rağmen ayakta kalabileceğini bilmektir. Hüzünle yoğrulmuş bir umut daha gerçektir. Çünkü o umut, hayal kırıklığını tanır; kaybın dilini bilir; yalnızlığın ne demek olduğunu ezberlemiştir. Böyle bir umut bağırmaz, gösteriş yapmaz. Sessizdir ama dayanıklıdır.
Zaman algısı, insanın kendine karşı dürüst olmaya başladığı yerde değişir. “Ben iyiyim” demek yerine “Ben yaralıyım ama yaşıyorum” diyebildiğinde… İşte o an, zaman düşman olmaktan çıkar. Günler, insanı kovalamaz; insan günlere yetişmeye çalışmaz. Hayat, bir yarış olmaktan vazgeçer. Nefes almak bile başlı başına bir başarıya dönüşür.
İnsani değerler tam da burada devreye girer. Merhamet, başkasına duyulmadan önce kendine gösterilmesi gereken bir erdemdir. Sabır, beklemek değil; beklerken kendini tüketmemeyi öğrenmektir. Dayanışma ise kalabalıklar içinde değil, en çok sessiz acıların yanında anlam kazanır. Birinin hikâyesini dinlemek, onu düzeltmeye çalışmadan yanında durabilmektir.
Hüzünle barışan insan, hayata daha gerçek bir yerden bakar. Küçük sevinçleri büyütmez ama küçümsemez de. Büyük acıları inkâr etmez ama onlarla tanımlanmayı da reddeder. Hayatın kusurlu olduğunu kabul eder; kendisinin de kusurlu olduğunu bilir. Bu bilgelik, insana yumuşak bir güç verir.
Belki de zaman, acının azalması değil; anlamın çoğalmasıdır. Yaşananlar silinmez ama yerini bulur. Ve insan bir gün fark eder: Hüzün hâlâ oradadır ama artık direksiyon başında değildir. Yol uzundur, hava her zaman açık olmayacaktır. Ama yürümek mümkündür.
Zaman algısı hüznü bırakmakla başlar, evet. Ama o bırakış bir terk ediş değil; bir vedadır. İnsan, hüznüne teşekkür eder, öğrendiklerini alır ve yoluna devam eder. Hayat tam da bu yüzden değerlidir: Kırıldığımız yerden insan, kabul ettiğimiz yerden güçlü oluruz.
Ayşegül Çimen Ceyhan Kızılay Kadın Başkanı olarak sosyal sorumluluk projeleri üretir, toplumsal farkındalık yaratmak için çaba sarfeder.
